GÖNÜLDAŞ !
En ul­vî tec­rid ve mâ­na­lan­dır­ma­la­ra, çok de­fa en süf­lî teşhis ve mak­sat­lan­dır­ma­lar mu­sal­lat­tır. Ken­di­mi bun­lar­dan ko­ru­mak için, sa­de­ce ya­van bir isim de­lâ­le­ti yü­zün­den dâ­va­la­rın en çık­ma­zı, en ka­ba­siy­le ara­mız­da ben­zer­lik ara­ya­cak ve­him­le­ri şim­di­den ko­va­lım: “Bü­yük Do­ğu”nun ku­cak­la­dığı ve bü­tün­leş­tir­di­ği şark, va­tan sı­nır­la­rı dışın­da her­han­gi bir ırk ve coğ­raf­ya plâ­nına bağ­lı de­ğil­dir. Biz “Bü­yük Do­ğu”yu, öz va­ta­nı­mız­dan baş­lı­ya­rak gü­ne­şin doğ­du­ğu is­ti­kâ­me­ti kur­ca­la­yan bir mad­de ve kem­mi­yet ze­mi­nin­de ara­mıyo­ruz. Biz “Bü­yük Doğu”yu, va­ta­nı­mı­zın bu­gün­kü ve ya­rın­ki sı­nır­la­riy­le çev­ri­li bir ruh ve key­fi­yet plâ­nın­da arı­yo­ruz. O, ken­di­ni me­kân çer­çe­ve­sin­de de­ğil, za­man çer­çe­ve­sin­de ger­çek­leş­tir­me­ye ta­lip...